abd haberleri canlı haber
Sorularla Tarih

Hanefilerin umum anlayışı! Hanefilerin umum anlayışı nedir?

Bu yazıda Ehl-i Rey ekolünün temsilcisi olarak kabul edilen Hanefi mezhebinin temel tezleri ve kurucu metinleri anlama ve yorumlama metotları üzerinde durulacaktır. Bu konu, metot ve teorisyenlerinin ortak tavrında açığa çıkan umum anlayış vurgusuyla ele alınacaktır. Fıkıh usulündeki deliller bahsi ve bu bahse ilişkin Hanefîlerin geliştirdikleri ilkeler kelamî arka plan ile açıklanacaktır. Deliller arasında gözetilen hiyerarşi ile tahsis, nesih, nassa ziyade gibi meselelere Hanefiler tarafından üretilen çözüme değinilecektir. Geliştirilen farklı metotların temelinde kurucu metinleri anlama ve yorumlama faaliyeti olduğuna dikkat çekilecektir. Bununla beraber öncelikle kurucu metinleri anlama ve yorumlama faaliyetleri hakkında kısaca bilgi verilecektir.

Kurucu metinleri anlama ve yorumlama faaliyetleri, Hz. Peygamber’in vefatının ardından duyulan ihtiyaç neticesinde ortaya çıkmıştır. Hz. Peygamber devrinde sahabe, dini hükümleri doğrudan doğruya Hz. Peygamber’den çeşitli vesilelerle öğreniyor, O’nun bulunmadığı yerlerde ise yine O’nun gösterdiği metotla veya o metoda uygun olarak hükümlere varıyordu. Rasulullah’ı kendilerine önder kabul eden ve örnek alan sahabe, Rasullullah’ın vefatından sonra yaşantılarını O’ndan gördükleri ve daha da önemlisi beraber tecrübe ettikleri şekilde devam ettirmek istemişlerdir. Ancak fetihlerin hızla artması, coğrafyanın genişlemesi, farklı dil ve kültürlerdeki insanların Müslüman olmasının etkisi ile sosyal hayatta Peygamberin pratiğinde bulunmayan problemlerle karşılaşıldı. Dini-hukuki yaşantılarında karşılaştıkları problemleri çözerken bırakılan emanete sımsıkı sarılmak ve onun yol göstericiliğinden yararlanmak isteyen Müslümanlar, kurucu metinleri anlamak için birbirinden farklı metotlar geliştirdiler. Geliştirilen metot farklılıkları öncelikle coğrafi bölgelere nispetle ‘Ehl-i Hicaz’ ve ‘Ehl-i Irak’ olarak iki ana çizgi halinde ifade edilmiştir. Daha sonraları özellikle yaklaşım farkının öne çıkarılması ile ‘Ehl-i hadis’ ve ‘Ehl-i Rey’ şeklinde adlandırılmıştır. Aslında bu adlandırma, iki ekol arasındaki anlama ve yorumlama faaliyetinde geliştirilen metot farkını ifade etmek açısından oldukça mühimdir.

Ehl-i Rey temsilcilerinden kabul edilen Hanefî mezhebinin anlama ve yorumlamaya ilişkin görüşleri kelamî bir arka plana sahiptir. Onlar tıpkı Mutezilîler gibi Şarîin “Hakîm” olduğunu, daha açık bir ifadeyle O’nun hükümlerini bir “hikmet” doğrultusunda ortaya koyduğunu iddia etmişlerdir. Onlara göre Kitap ve sünnetteki hükümler mualleldir, bu hükümlerin ardında genel ilkeler vardır. Aynı zamanda Şarîî, fiillerinde bir takım gayeler de gözetmektedir. Fakihler de bu ilke ve gayeleri tespit etmeli, bu doğrultuda hareket etmelidir.

Hanefîlerin usül anlayışı husun-kubuh, hazr-ibaha meseleleri ile de yakından ilişkilidir. Ekoller arasında geliştirilen tez ve antitezlerin temeli bu meselelere ilişkin yaklaşımlardır. Başta Eşarîler olmak üzere Şafiî, Hanbelî usulcüler şeriat gelmeden önce hazr veya ibaha şeklinde bir hükmün varlığından söz edilemeyeceğini savundular. Çünkü onlara göre şer’i hükmün varlığı hitap ile ilişkilidir. Şer’i hükmün akıl ile bilinmesi mümkün değildir. Akıl ancak hitabı anlamakla görevlidir. Hanefi usûlcülere göre ise –tartışmalı da olsa- şer’ gelmeden önce fiiller ibaha üzeredir. Çünkü akıl bir menfaat ortaya koymaktadır ve bu menfaat “ibaha”yı gerekli kılar. Hüsun ve kubuhun aklî olduğu görüşü de böyle bir arka plana dayanır. Akıl açısından fiillerde vacip, haram ve mubah şeklinde bir hükmün bulunduğu düşüncesini ifade eder. Şeriat geldiğinde ise değiştirilen kısım aklen mubah olan kısımdır. Hanefiler bu arka plandan ötürü genel ilkeler ve gayeler doğrultusunda geliştirdikleri umum anlayışı ile bir sistem ortaya koymaya çalışmışlardır.

Hükmün ortaya koyulmasına delalet etmek/ yardımcı olmak bakımından ele alınan Kitap, sünnet, icma ve kıyas gibi deliller, geliştirilen usul-i fıkıh ilminde sübut ve delâlet yönlerinden incelemeye tabi tutulur. Geliştirilen metot ve sistemin doğruluğu ve tutarlılığı için Hanefiler, deliller arasında tahsis, nesh, nassa ziyade gibi ihtilaflı meselelerde çözümü, deliller arasında hiyerarşiyi gözetmekte bulmuşlardır.

Arapça olarak indirilen Kitap tevatür yolu ile nakledilmiştir. Sübûtu kat’idir. Mana ve lafızlarıyla Allah tarafından indirilen bu Kitap’tan hüküm çıkarmak isteyen fukaha, metinlerin dilini önemsemiştir. Onlar bu dili kendi kuralları bağlamında ele alarak, lafızların manaya delaleti, delalet türleri vb. dil ve mantık konuları usulün önemli konuları haline gelmiştir. Öyle ki Hanefi usulcülerinden Cessas (370/980) El-Fusûl fi’l- Usûl eserinin bir cildini bu meselelere ayırmıştır. Arapça olan nasslardan isabetli hükümler çıkarmak isteyen fukahaya göre Arap dilinin ibarelere dair kaidelerini ayrıntıları ile bilinmelidir. Lafızların hangi mana için konmuş olduğu, manaya delaletteki açıklık-kapalılık durumu ve delalet şekilleri de aynı şekilde bilinmelidir. Buradaki temel kaygı, Kuran ve Sünnet hitabının anlaşılmasında keyfi yorumlamaların önüne geçmektir.

Dil kaideleri ile alakalı bir konu olan umum-husus konusunda özellikle Hanefi usulcüler çoğunluktan farklı görüşler öne sürmüşlerdir. Hanefilere göre hass lafzın hükme delaleti kat’idir. Bu lafız herhangi bir açıklamaya ihtiyaç duymaz. Aksine bir delil olmadıkça lafzın manaya delaleti kat’idir. Bir başka manayı ifade edemez. Delil bulunduğunda ise ibare bir başka manaya çekilebilir. Hanefi usulcülere göre hass gibi amm lafzın da delaleti kat’idir. mm bütün fertlere delalet eder. Özellikle Kitaptaki amm lafızlar her iki kat’iyyeti de içerdiğinden (sübût-ı kat’i, delalet-i kat’i) haber-i ahad ile değiştirilemez. Zannî olan bir delil kat’i olanın önünde duramaz. Ehl-i Rey ve Ehl-i Hadisin ihtilaf noktası burasıdır.

Hanefi usulcülere göre Kuran ve mütevatir sünnet kaynağı itibariyle yakini bilgi ifade ederken haber-i vahitler zannî bilgi ifade etmektedir. Hanefiler ahad haber ile mütevatir haber dışında ara kategori oluşturdular. İlk tabakada haber-i ahad olan bir hadis diğer tabakalarda yaygınlaşırsa haber-i ahad’dan mütevatir habere yaklaşmış sayılır. Oluşturulan bu ara mertebeye meşhur sünnet adı verilir. Meşhur sünnet ise kesin bilgi ifade etmez ancak kanaat sahibi olmayı sağlayan bilgiyi ifade eder. Sünnetin büyük bir bölümü ahad haberlerden oluşmaktadır. Bundan ötürü haber-i vahitlerle amel konusu mezhepler arasında farklılıklara neden olmuştur.

Haber-i vahitler, Kur’an’ın amm ifadesini tahsis edemez. Çünkü zannî bir şeyin kat’i bir şeyi tahsis etmesi mümkün değildir. Hanefilerin buradaki temel kaygısı ise Kur’an naslarının genellik ve bütünlüğünü korumaktır. Ayrıca bu durum Hanefilerin deliller arasında bir sıra gözettiğinin bir ifadesidir. Ehl-i hadise göre haberi vahit bile olsa hadis Kuran’ın beyan edicisi olur. Umumunu tahsis eder, mücmelini beyan eder, müphemini izah eder. Ancak Hanefiler bu durumu nassa ziyade kavramını öne sürerek reddetmişlerdir. Onlara göre sübut ve delalet yönünden kat’iyyet ifade eden bir nassa zannî bir delille ziyade hüküm getirilemez. Usulcülere göre, nas üzerine ziyade hüküm getiren delilin o nastan ayrı olması gerekir. Ziyadenin müstakil ve öncekinin cinsinden olduğu durumda Hanefîlere göre bu ziyade şekil yönünden beyan, hakikatte nesih sayılır. Ancak bu cumhur ulema için böyle değildir. Nas üzerine ziyade sübutu ve delaleti kat’i naslara, sübutu veya delaleti zannî delillerle yapılan ziyade olup nesih anlamı taşıması sebebiyle Hanefîlere göre geçersizdir. Ancak sübut ve delaleti kat’i olan yahut da en azından ona yakın derecede bilgi ifade eden naslarla yapılan ziyadeler Hanefîlere göre nesih olarak geçerli sayılmaktadır.

Hass ile âmm karşı karşıya gelir ve çakışırsa, Hanefilere göre zamanları aynı ise hass lafız amm olanı tahsis etmiş olur. Hanefilere göre tahsis için şart aynı zamanda varid olmasıdır. Zamanları aynı değilse ve amm zamansal olarak daha sonra ise hass olanı nesheder, hass sonra varid olmuşsa amm’ın hassa tekabül eden bazı fertlerine olan şümulünü nesheder. Tahsise dair delil bulunmadığında amm ile bazı fertlerin kastedilmiş olması, delile dayanmayan bir ihtimalden ibarettir. Delile dayanmayan ihtimal ise âmm lafzın kat’iliğini etkilemez. Nitekim mecaz ihtimalinin bulunması hassın kat’iliğini etkilememektir.

Böylece Hanefîlerin umum-husus, nesh, tahsis ve nassa ziyade gibi konulara yaklaşımları ele alındı. Onların geliştirdikleri metot anlaşılacağı üzere umumi ilkelerle işlemektedir. Çünkü umumi ilkeler sistem için önemlidir. Bu sistem, dini ve ona inanları dün, bugün ve yarın birbirine bağlayacak olan ve bu şeyleri tutarlı kılacak olan bir sistemdir. Bize göre burada Hanefilerin gayreti ve tutumu dimi düşünce tarihi açısından oldukça mühimdir. Kuran’ın lafzı ve manasını daha “sağlam” bir şekilde koruma altına almayı görev edinmiş oldukları ve bu usulcülerin öngörüsü gözden kaçırılmamalıdır. Oluşturdukları sistemi idame ettirebilmek adına farklı yöntem ve kavramlar geliştiren Hanefilerin dini ilimlere katkısı yadsınamayacak derecede büyüktür.

Notlar

  • “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı bağlandığınız sürece, asla doğru yoldan sapmayacaksınız. Bunlar, Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” İmam Malik, Muvatta’, Kitabu’l-Kader, 3.
  • Davut İltaş, Fıkıh Usulünde Mütekellimin Yönteminin Delalet Anlayışı, s.61,62.
  • Bir lafız tek bir manayı ifade ediyorsa o lafız hasstır. Pek çok manayı ifade ediyorsa amm lafızdır.
  • Diyanet İslam Ansiklopedisi, Tahsis Mad.
  • Diyanet İslam Ansiklopedisi, Hanefi Mezhebi Mad.
  • Muhammed Ebu Zehra, Ebu Hanife, s. 273
  • Diyanet İslam Ansiklopedisi, Nesih Mad.
  • Nesih ile tahsis arasındaki fark şöyledir: Nesih, amm’ın hükmüne giren bazı fertleri çıkarmaktır. Tahsis ise bazı fertlerin hüküm bakımından ilk başta amm’a girmemiş olduğunu beyan etmektir.

Feza Nalcı

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
İstanbul evden eve nakliyat izmir dijital ajans dijital pazarlama vds satın al