abd haberleri canlı haber
Türk Tarihi

Malazgirt Savaşı nedir? Malazgirt Savaşı’nın önemi ve sonuçları nelerdir? Malazgirt Savaşı sonucunda ne oldu? Malazgirt tarihi!

Amcası Sultan Tuğrul Bey’in ölümünden sonra, devletin başına geçen Alp Arslan devrinde de Anadolu akınlarını yine kardeşi Yâkûtî Bey idare etti. 1058 yılında Yâkûtî Bey, Kars çevresinde önemli bir şehir olan Ani kalesini kuşattıysa da alamadı. Daha sonra, Pasinler’e, Van gölünün Kuzey ve Batı bölgelerine bir çok akınlar yaptı.

Türk orduları, Fırat ve Murat ırmakları vadisinde batıya doğru ilerliyorlardı. Bu iki akar suyun birleştiği yerlere kadar yaklaşmaya muvaffak oldular. Bu arada, Erzincan ve Kemah şehirlerini de aldılar. Sonra Çoruh vadisi, yani Kuzeydoğu Anadolu bölgesinin uç kısımlarını taradılar. Nihayet Kelkit vadisine girildi. Şebinkarahisar alındı. Aynı yılda Türk kumandanlarından Dinar Bey’in şehit düşmesine rağmen fetihlere devam olundu. Malatya da fethedildi. Bu fetihler sonucunda Türklerin aldıkları sahalar otuz dokuzuncu boylama kadar ulaşmış oldu.

1064 yılında Sultan Alp Arslan, Anadolu sınırına geldi. Verdiği emir üzerine kardeşi Melik Yâkûtî, başta Van şehri olmak üzere, Van gölü çevresindeki kalelerin çoğunu fethetti. 1065 yılında ise Sultan, Ortadoğuda iken orduları Urfa’yı tekrar kuşattılar. Hatta Antakya ve Halep yakınlarına kadar geldiler. Bu gazalara babasından ayrılarak, Alp Arslan’ın hizmetine giren Karahanlı Hakanı Tamgaç Han’ın oğlu da katıldı.

Malazgirt Savaşı öncesi Anadolu’da Siyasî Durum

İslâmın ilk devirlerinden itibaren Bizans, Suriye ve Lübnan sınırları zorlana zorlana Anadolu’ya dayandı. Onuncu asır başlarında Anadolu’nun doğu ve güneydoğu bölgelerini ele geçiren Müslümanlar XI. asrın başında bu bölgelerden çekilmeye, Bizans’ın karşısında gerilemeye başladılar.

Nitekim Bizanslılar, 964’te Adana, Misis ve Tarsus’u alıp Müslümanları Kilikya’dan geri püskürttüler. 966 yılında da Bizanslılar, Diyarbakır, Antakya ve Halep yöresine kadar geldiler. Hatta Van gölüne eriştiler. Böylece Bizans hakimiyeti tekrar Anadolu’ya yerleşirken, Van gölünün doğusuna ve Kafkas dağlarına kadar uzanmıştı.

Müslüman devletlerin Bizanslılar karşısında eski hayatiyetlerini kaybetmeye başlamaları, aynı zamanda İslâm dünyasında önemli buhranlar doğurdu. Buna sebep de, İslâm dünyasında meydana gelen siyasî ve sosyal mücadelelerle çekişmelerdir denebilir. Bu durumdan yararlanmak isteyen Bizanslılar, derhal müdafaadan hücuma geçtiler. Büyük İslâm bölgelerini istilâ ve hatta hilâfet merkezlerini bile tehdit eder duruma geldiler.

İslâm âleminin iç ve dış tehlikelerle karşı karşıya kaldığı böyle buhranlı bir zamanda İslâmiyeti kabul eden Türkler, XI. asırda da Selçuk İmparatorluğunu kurdular. Yeni ve sağlam imanla İslâmiyeti müdafaa eden Türkler, bu imparatorluğun etrafında birleşiyorlardı.

Malazgirt Savaşı Öncesi Selçuklular’da Siyasî Durum

Yakındoğuda çeşitli soy ve sülâlelerin hâkimiyetlerine son vererek, siyasî birlik meydana getiren ve Sünniliğe aykırı akımları ortadan kaldırmak suretiyle mezhep mücadelelerine son veren Selçuklular, gittikçe kuvvetlenmekteydiler. Siyasî bir teşekkül halinde gelişmekte olan bu Selçuklu devleti için, ilk olarak fethedilmesi lüzumu duyulan iki bölge vardı; biri Fâtimî halifelerinin idaresinde bulunan MISIR, diğeri de, Bizans’ın elinde bulunan ANADOLU…

Bilindiği gibi, Mısır, Şiîlik propagandasının merkezi idi. İslâm dünyasının birliği, selâmeti ve huzuru için de ciddi bir engel teşkil ediyordu. Nitekim Şiîlerin, Sünnî İslâm dünyası ile rekâbet iddiası içinde bulunduklarını kaynaklar kaydetmektedir.

Anadolu ise, devlet olma yolunda önemli merhaleler aşan ve başlıca faaliyet noktası İslâm dini uğrunda savaş olan Selçuklu fetihlerine elverişli, müsait bir saha idi. Özellikle Anadolu, Türkler için başka yönlerden de câzip bir bölgeydi. Çünkü Anadolu yaylası, uzak bozkırlardan göç ederek, eski yurtlarına bir daha dönmemek üzere gelmiş, Selçuklular’ın hizmetine girmiş ve bu devletin şuurlu sevk ve idaresi altında Bizans sınırlarına yığılan Türkmenler için en uygun hayat şartlarına sahipti. Bu cengâver Türkmenlerin kahramanlık hisleri, İslâmiyet’in gazâ ve cihad idealleri ile de iyice gelişmişti. Yayla iklimi ve bol otlakları ile kendi yaşayışlarına son derece elverişli olan Anadolu’ya sahip olmak arzusu Türkmenler için çok normaldi.

Selçuklu İmparatorluğunun gelişme çağını açan Çağrı Bey ile Sultan Tuğrul Bey zamanında Anadolu’ya bazı akınlar yapılmış, kilit noktaları zorlanmıştı. Fakat asıl mücadele Alp Arslan zamanında olmuştur. Alp Arslan, ilk önce Azerbaycan ve Erran bölgesindeki Bizans’a bağlı Ermeni, Gürcü ve Ahbaz hükümdarlarını mağlup etti. Tiflis, Ani, Kars gibi önemli stratejik mevkileri ele geçirdi. Böylece Orta Anadolu’ya doğru yapılacak olan akınlara yol açılmış oluyordu.

Nitekim, bazı aşiret reisleri Selçuklulara bağlı olarak, güney sınırlarından Anadolu içlerine doğru akınlar yapmaktaydılar. Görünüşte bu akınlar, düzensiz ve yalnız zengin ganimetler elde etmek düşüncesiyle yapılıyormuş intibaını vermektedir. Aslında, bu akınlar kendilerine yeni bir yurt kazanmak zorunluluğu ile savaşan Türkmenlerin durumunu açıkça göstermektedir. Zaten, akıncıların gidecekleri yerler önceden kararlaştırılıyordu. Böylece de, önemli mevkiler, Bizanslılar’ın dayanak noktaları, silâh ve cephane depoları bu akıncılar tafından önceden tahrip edilmiş oluyordu.

Nihayet, küçük çapta, fakat aralıksız, yıllarca devam eden bu hazırlık devresinin tek gâyesi Anadolu’yu koparmak ve onu Türk yurdu haline getirmek idi.

Malazgirt Savaşı Öncesi Bizanslılar’da Siyasî Durum

Asırlarca süren İslâm-Bizans mücadeleleri, Anadolu’nun harab olmasına, nüfusunun azalmasına bunun yanında medenî ve iktisadî geriliğine sebep oldu demiştik. Bizans Anadolu’sunda bu şekilde medenî ve iktisadî çöküntü devam ederken, Doğu Anadolu’da İslâm dünyası ile meydana gelen siyasî, medenî ve ticarî münasebetler sayesinde, oldukça ileri, canlı bir hayat vücuda geldi.

Anadolu’nun yerli halkı dinî ve sosyal bakımdan da iyi bir durumda değildi. Bizans İmparatorluğunun takip etmekte olduğu Ortodoks siyaseti öteden beri diğer kavim ve mezhepleri imha gayesini güdüyordu. Bizans’ın bu dinî baskılarına, malî tazyik ve zulümleri de ekleniyordu.

1067’de Bizans İmparatoru X. Konstantinos Dükas’ın ölümü ile, onun üç oğlu adına, yerine geçen İmparatoriçe Eudoxia zamanında, Doğu Roma iç karışıklıklar içinde bulunuyordu. Sarayda menfaat esasına göre kurulan grupların yersiz müdahaleleri yüzünden sarsılan İmparatorlukta ordu iyice ihmale uğramıştı. Özellikle, eyaletlerdeki ve Anadolu’daki askerî birlikler parasız ve yiyeceksiz bırakılmışlardır. 1067 yılında Malatya’ya kadar gelen Afşin kumandasındaki Türkmenlere karşı duramamışlar ve onların Kapadokiya’nın merkezi Kayseri’ye hücumuna engel olamamışlardır. Kilikya çevresinde dolaşan Türkmenleri püskürtmek üzere gönderilen General Nikephoros Botaniates kuvvetleri, savaş yapmadan dağılmışlardı.

Türk akınlarının çoğalması ve hatta Bizans’ı müşkil durumda bırakması İmparatoriçenin, idarenin başına bir erkek geçirebilmek için evlenmesine sebep oldu. Kapadokia’lı asil bir aileden olup, Sardika dükalığı zamanında Peçenek’lere karşı parlak zaferler kazanan, fakat hükümet darbesi teşebbüsünden suçlu bulunup görevden uzaklaştırılmış olan Romanos Diogenes’le evlenerek onu 1068’de imparator ilan etti. Bu İmparatorun cesur, atılgan, askerî kaabiliyeti ve kendine güveni fazla olan bir kimse olduğunu yakınları methederek anlatıyorlardı. Bunun yanında mağrur ve memleketi sulha kavuşturmayı arzulayan bir İmparator olduğu kaydedilmektedir.

Nitekim, Bizans İmparatoru’nun Türkler’in kesilmeden devam eden ve ülkesini sarsan akınlarına bir son vermek için 1068-1069 yılları seferlerine paralel olarak, 1070 yılında kendi yerine, Doğu orduları başkomutanlığına tayin ettiği General Manuel Komnenos’u görevlendirmişti. Görev belli ve açıktı. Türk akınları durdurulacak ve rastlanacak her Türk kuvveti yok edilecekti. Fakat, 1070’deki bu üçüncü seferde de bir şey yapılamadı. Hatta, Bizans komutanı Türk kuvvetlerine esir düştü.

İmparator Romanos Diogenes’in bütün çabalarına rağmen, Türk akıncıları gün geçtikçe daha ileri bölgelere yayılıyorlar ve Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan hedefine biraz daha yaklaşıyordu. Burada önemli olan şudur ki, Türk akınları daima başarı ile sonuçlanıyor, Türkleri yok etmek veya hiç olmazsa geri püskürtmek gayesiyle harekete geçen Romanos Diogenes, plânlarını dahi uygulayamıyordu. Ansızın çıkıveren akıncılar sebebiyle yolunu ve plânını değiştirmek zorunda kalıyordu. Bu hâdiseler, Bizans İmparatorunu, Türk meselesini kökünden bertaraf etmeye zorladı ve bu niyetle 13 Mart 1071’de yola çıktı.

Malazgirt Savaşı Öncesi Malazgirt

Malazgirt; h.359/m.970 senesinde Bizanslılar tarafından almış ise de, bunlar tarafından h.382/m.992 den önce yeniden kaybedilmiş olmalı ki, bu yıl, Bizanslılar’ın muhasara ettikleri şehirler arasında Ahlat ve Erciş ile beraber, Malazgirt de vardı. Fakat bunlar şehri ele geçirememişlerdir. Milâdî 1048-1049’da Sultan Tuğrul Bey’in kardeşi İbrahim Yınal’ın, Bizans arazisindeki gaza sahası içinde Malazgirt’in bulunuşu bu tarihten önce burasının Bizans’ın elinde bulunduğunu göstermektedir.

Malazgirt’in bizzat Tuğrul bey tarafından kumanda edilen bir kuvvetin yaptığı muhasaraya karşı koyduğu kaynaklardan anlaşılmaktadır. Milâdî 1054-1055 senelerinde ise Malazgirt Bizanslılar’ın elinde bulunuyordu.

Nihayet, 1070 yılının yazında Sultan Alp Arslan, Anadolu’ya geldi. Amcası Tuğrul Bey’in alamamış olduğu pek sağlam Malazgirt kalesini fethetti. Böylece Malazgirt kalesi Selçukluların eline geçmiş oldu.

Savaş Hazırlığı ve Savaşın Sebepleri

Malazgirt’in fethinden sonra Alp Arslan, güneye doğru yürüşüye devam etti. Buralarda Türkler tarafında alınmamış olan Dicle’nin yukarı kolları ile Murad suyu havzasındaki çeşitli kaleleri zaptettikten sonra, Meyyafârikîn’e (Silvan) ve Âmid’e (Diyarbakır) geldi, Diyarbakır bölgesi hükümdarlarını da kendisine bağlayan Alp Arslan, gerinin emniyetini sağladıktan sonra, ordusuyla hareket ederek, Bizanslılara ait olan Tılhum (Ergani yakınında) ve Süveyde (Siverek) kalelerini de zaptetmişti. Bundan sonra Suriye’ye inmek üzere Urfa kalesine yönelmiş ve kale önünde karargâh kurarak, burayı çevirmişti. Sekiz, on günlük bir kuşatmadan sonra sonuç alamıyacağını anlayınca kuşatmadan vazgeçen Sultan, buradan Halep’e yöneldi.

1071 yılı başında Fırat’ı geçerek Halep önüne geldi. Bu şehrin hükümdarı Emir Mahmud korkusundan sultanı karşılayamamıştı. Bu sebeple kale kuşatıldı. Fakat, Sultan, Müslüman kanı akıtmamak düşüncesi ile ancak bir gün, gösteri mahiyetinde korkutmak için hücumda bulunmuş ve hücumu durdurarak ablukayı devam ettirmekle yetinmişti. Sultan, “Rumlar karşısındaki bir sınır şehrini kılıç ile fethetmekten korkarım” diyerek burada da gâzâ ülküsünü açıkça belirtmiştir. Nihayet, Emir Mahmud, Oğuz kıyafetine girerek annesiyle birlikte kaleden çıkıp Sultanın huzuruna gelmiş ve kendisine bağlılığını bildirmişti. Bunun üzerine affedilerek tekrar Halep’teki hâkimiyetini, Selçuklu Sultanına bağlı kalmak şartiyle devam ettirmesine izin verilmişti.

Sultanın Halep önlerinde bulunduğu bu aylarda Bizans İmparatorunun elçisi bir mektupla Alp Arslan’a gelmişti. İmparator bu mektubunda Malazgirt ve Ahlat’ın iadesine karşı Münbüç’ü vermeyi teklif etmekteydi, aksi halde büyük bir ordu ile hareket edeceğini yazıyor ve bildiriyordu. Sultan ise, Bizans elçisini çok sert bir dille geri göndermişti. Bundan sonra da ordusu ile Suriye üzerinden Mısır’a gitmek üzere Halep’ten ayrılan Sultan, bir günlük bir yürüyüşle güneye doğru ilerlemişti.

İşte, bu sırada, Romanos Diogenes’in, 1070-1071 kışında hazırladığı büyük ordusu ile Doğu Anadolu istikametinde ilerlemekte olduğu haberi geldi. Bu ordunun gerçekten büyük, belkide Bizans tarihinin en büyük ordularından birini hatta birincisini teşkil ettiği iddia edilebilir. Çünkü, İmparator Anadolu’yu Türk’lerden kurtarmak, Türk meselesini kökünden halletmek, hatta İslâm ülkelerini istilâ ederek, Selçuklu devletini yok etmek gayesiyle hareket ediyordu. Onun için, ordusunu Balkan vilayetlerinden, Bitinya, Kapadokia, Kilikya, Trabzon ve Ermeni bölgeleri halkından başka Slav (Rus), Bulgar, Alman (Got), Frank, Gürcü, Hazar, Peçenek, Uz (Oğuz) ve Kıpçak ücretli askerlerinden teşkil etti. Şark Müslüman ve Hristiyan kaynakları bu ordunun sayısını 200. 000 ile 600.000 arasında gösterirler. Bu ordunun yine, mübalâğalı olmakla beraber mancınıkçı, çarkçı, lâğımcı, kazancı, arabacı v.b. teknisyenlerinin de 100.000 kişiyi bulduğu, silah ve malzeme taşıyan arabaların 4000, kumandan ve subay sayısının 30.000’e ulaştığı, altın, gümüş ve hazinelerin ise sayısız olduğu yazılmaktadır. Hafif süvari kuvvetlerinden bir kısmını teşkil eden Uz’ların on beş bin kişi olduğu rivayeti de kayda değer. Ordusunun büyüklüğünden mağrur olan İmparator, zaferden şüphe etmiyerek, yalnız Anadolu’yu kurtaracağına değil, İslâm ülkelerini de alacağına inanıyordu. Irak, Suriye, Horasan ve Rey valiliklerini bile kumandanlarına önceden vâdediyordu. Camiler yerine, kiliseler inşâ ettirmeyi de hayal ettiği rivayet edilmektedir.

İmparator, bu muazzam ordusu ile 13 Mart 1071 günü, İstanbul’dan hareketinden önce, Türkçe Selçuknâme’ye göre Ayasofya’ya giderek büyük bir dinî âyinde dua ettikten sonra yola çıkmıştır. Bu ordu, Eskişehir’i geçip Kızılırmak vâdisini takip ile Sivas’a ulaştıktan sonra, buradan Erzurum’a geçmiştir.

Sultan Alp Arslan, Şam’a doğru giderken Bizans İmparatorunun ordusuyla Doğu Anadolu’ya doğru ilerlemekte olduğu haberini ve bu arada, Batı Anadolu’dan dönen Selçuklu akıncı kumandanı Emir Afşın’ın “Anadolu’da ciddi bir mukavemet unsuru kalmadığı” anlamındaki; “İşte Rum ülkelerini istilâ edip büyük bir ganimetle döndüm. Rumlar bizimle savaşacak kudrette değildirler” raporunu alır almaz geri döndü. (7 Nisan 1071). Fırat’ı geçip Diyarbakır yolu ile Ahlat’a yöneldi.

Bizans İmparatoru ise, Erzurum’da kendisine iltihak eden Şark Kuvvetleri komutanı Ermeni Basil’den, Alp Arslan’ın korkusundan Irak’a çekildiği haberini aldı. Burada İmparator, bir kısım kuvvet ayırarak Gürcistan’a gönderdi ve arkasını emniyete almayı düşündü. Sicilya’da Araplara karşı savaşlarda şöhret kazanan Ursel ile Tarkhaniotes kumandasında 30.000 kişilik bir öncü birliğini de Malazgirt ve Ahlat üzerine gönderip, onlara yolları açarak, erzak hazırlamak ve tahribat yaparak Sultan’ın dönüşünü önlemek görevini verdi; kendisi de arkadan büyük ordusu ile harekete geçti. Bu arada, yolu üzerinde çok az muhafızın koruduğu Malazgirt kalesini alan İmparator büyük bir gurura kapıldı. Hattâ büyük zaferin kendisini beklediğini görür gibi oldu…

Malazgirt Meydan Muharebesi ve Geçirdiği Safhalar

Büyük Selçuklu Sultanı, Bizans İmparatorunun Malazgirt’e geldiğini haber alınca, buraya hem çabuk gelebilmek ve hem de daha iyi hazırlanmak için yolunu değiştirmişti. Halep’de harp hazırlıkları yapan Alp Arslan, Malazgirt’in düştüğü haberi gelince de yürüyüşünü hızlandırdı. Bu cebrî yürüyüş sırasında pek çok at, deve ölmüş ve Fırat nehri geçilirken de bir kısım ağırlıklar yok olmuştu. Bunun yanında orduda yiyecek sıkıntısı da vardı. Bu sebeplerden dolayı Alp Arslan, ordudaki yaşlı askerleri terhis etti. Az sayıda, fakat genç ve dinç bir ordu ile Ahlat’a geldi. Ahlat’ta; her ihtimale karşı, devletin birliğini korumak, diğer yerlerde çıkması muhtemel karışıklıkları önlemek ya da harp sahâsına taze kuvvetler göndermek üzere, Veziri büyük ilim ve devlet adamı Nizâmu’l-Mülk’u karısı ve çocukları ile birlikte Hemedan’a gönderdi.

Ayrıca Bizans ordusunun durumunu öğrenmek maksadı ile de, bir süvari birliğini ileri sevketmişti.

Alp Arslan, Türk üssü durumunda olan Ahlat’a geldiği zaman, Bizanslı Tarkhaniotes ve Ursel kumandasındaki Bizans öncü kuvvetleri de bu şehre doğru ilerliyorlardı. Anadolu gazalarında çok şöhret kazanan ve Ahlat’a dönmüş bulunan Sanduk kumandasındaki Selçuk öncüleri bunları baskına uğratarak Malatya yönüne karçırttılar. Önlerinde götürdükleri büyük bir haç, ele geçirildi. İslâmın Halifesine iletilmek maksadı ile Hemedan’a Nizâmu’l Mülk’e gönderildi. Sultanın henüz gelmemiş olduğunu sanan İmparator, keyfiyeti öğrenmek istedi. Ermeni kumandan Basil, bunların Ahlat garnizonunda bulunan Türk askerleri olduğunu söyledi ve bir kıta asker ile onların üzerine yürüdü. Fakat, bu kıta tamamiyle imhâ ve esir edildiğinden, durumunu İmparatora haber verecek bir kimse kurtulamadı. Romanos Diogenes, Malazgirt’i tahrip ederek halkın bir kısmını öldürürken Alp Arslan da Ahlat’tan yukarı ilerliyor ve iki ordu uzaktan birbirini seyrediyordu. Kaynaklara göre her iki ordu, Malazgirt-Ahlat arasında Rahva ovasında, Murat suyunun bir kolu üzerinde yer alıyorlardı. 24 Ağustos günü, Ahlat’tan buraya gelen Selçuklu ordusu sekiz-on kilometrelik bir mesâfe içinde, Bizans ordusu ile karşı karşıya yer almış bulunuyorlardı.

O devirde yaşayan güvenilir bir Ermeni yazarı; “Sultana âit diğer kuvvetlerin birleşmesi mümkün olmadığından” ifâdesi ile Selçuklu ordusunun sayısının az olduğuna işaret etmek istemiştir. Yukarıda kaydettiğimiz katılmalarla birlikte, ancak, 50.000’den pek fazla olmayan bir kuvvetin mevcud olduğu gerçeğinde kaynaklar birleşmektedirler. Alp Arslan’ın yanında; Sav-Tekin, Afşın, Gevher-Âyin, Tarang, Sanduk ve Ay Tekin gibi büyük Türk kumandanlar bulunuyordu. Afşın ile birlikte bu devir gazalarında şöhret kazanan Ahmed Şah, Dilmaçoğlu Mehmet ve Tutuşoğlu’nun da bu savaşta bulunduklarını tahmin etmek mümkündür.

İki ordu arasında kuvvet farkı çok fazla olmasına rağmen, Bizans ordusu, din, milliyet ve ideal bakımından çok âhenksiz ve hatta birbirine düşman unsurlardan meydana gelmişti. Nitekim daha ilk çarpışmada Tarkan’ın kaçmış olması ve bundan endişelenen İmparatorun, diğer kumandanlarından bağlılık ve doğruluk yemini alarak, onları tekrar valilik vaadleri ile tutmağa çalışması da bu durumu açıkça göstermektedir.

Buna karşılık Selçuklu ordusu, çok âhenkli ve mütecânis, başlarında büyük zaferler kazanmış genç ve kudretli bir Sultan ile tecrübeli kumandanlara sahip idi. Hepsi Türk-İslâm mefkûresi uğrunda birleşmiş ve mağlûbiyet hâlinde âkibetin büyük tehlikelerle dolu olduğunu kavramış askerlerdi. Aynı zamanda, müşterek gazâ fikri ve Anadolu’yu ele geçirmek gâyesi onları birleştiren unsarlardan biri olmuş idi. Anadolu’ya yöneltilmiş yıpratma seferleri devâmınca dâima teşebbüsü ellerinde tutmuş ve bu akınlarda iyice pişmiş olan Türkmen birlikleri, son hesaplaşma saatlerinde de duruma tamamen hâkim bulunuyorlardı. Buna rağmen aradaki büyük kuvvet farkı sebebiyle Sultan ve askerlerinin endişeleri devam ediyordu. Bu sebeple, şehitliği göze alan Alp Arslan, kendisinden sonra Melik-Şah için ordusundan sadâkat istemiş; devlet merkezi ve devletin geleceği için Nizâmu’l-Mülk’ü göndermiş ve tedbirler aldırmıştır. Bu endişe dolayısıyla Sultan, halifenin elçisi İbn Muhallebân ile birlikte Sav Tekin’i İmparatora göndererek sulh teklifinde bulunmuştur.

Gerçekten, bazı sadâkatsızlık belirtilerine rağmen, kuvvetine mağrur olan İmparator, Sultan’ın elçilerine kaba bir muamelede bulundu ve sulh tekliflerini de reddetti. Sultan teklifinde, dâimi bir barış ve iki devlet arasında dostluk kurulmasını ileri sürüyordu. Bu teşebbüsü ile Sultanın, hem düşümanının durumunu öğrenmek istediği, hem de Bizans ordusunu elçisi Sav-Tekin’e komutan gözüyle keşfettirdiği rivayeti de vardır.

İmparator Diogenes, teklifi reddederken, diplomasiye yakışmayan ifadeler kullanmaktan çekinmemiştir. Nitekim, elçilere Sultanın nerede teslim olacağını ve derhal çadırlarını söküp uzaklaşmasını söylerken, karşısındakini küçük görür gibi bir tavır takınmıştır. Hatta başka rivâyetlere göre İmparator; “İsfahan mı daha güzeldir, Hemedan mı? Bana ondan haber verin” diye sorar. İbn Muhallebân, “İsfahan” cevabını verir. İmparator; “Hemedan’ın soğuk olduğunu öğrendik. Biz İsfahan’da, hayvanlarımız da Hemedan’da kışlar” ifadesi ile grurunu açığa vurur. Türk elçisi Sav-Tekin dayanamıyarak “Hayvanlarınız orada kışlar, ama sizin nerede kışlayacağınızı bilemem,” tarzında çok ciddî ve manâlı bir karşılık verir.

Alp Arslan 24 Ağustos 1071 Çarşamba günü, red cevabını alınca çok üzüldü ve artık kaçınılmaz hâle gelen çarpışma için hazırlıklarını tamamlamaya girişti.

Her iki ordu da harbe hazırlanmaya başladılar. Romenos Diogenes’in ordusunda bir birliğin mevcud olmadığına işaret ettik. Ayrıca, kumandanları arasında da zaferi arzulayanlar pek fazla değildi. Hatta, moral bakımından da, oldukça endişeli bir durumda bulunuyorlardı.

Bunun yanında, Türk birliklerinin arasında tam bir anlaşma vardı. Türk ordusu, plana ve kumandanının emrine göre hareket etmesini iyi biliyordu. Hepsinin gayesi, düşüncesi, mefkûresi birdi… Bu bakımdan, Türk ordusunun maneviyatı çok yüksekti. Hatta, Sultanın İmamı, Buharalı Muhammed b. Abdü’l-Melik; “Ey Sultan! Sen, Allah’ın zafer vadeylediği İslâmiyet uğrunda cihad yapıyorsun; bütün Müslümanların minberlerde sana dua ettiği cuma günü savaşa giriş… Ben, Allah’ın zaferi senin adına yazdığına inanıyorum” deyip, Alp Arslan’a bir müjde gibi gelen sözleri söylemişti.

İslâm dünyasının kaderi ile yakından ilgili olan bu meydan muharebesi için de, İslâmın Halifesi bütün İslâm memleketlerinin camilerinde okunmak üzere, aşağıdaki dua ve hutbe metnini her tarafa göndermişti.

“Allahım! İslâm sancağını yükselt ve İslâm’a yardım et, Şirkin başını ezmek ve kökünü kazımak suretiyle onu mahvet, Sana itaat için canlarını fedâ edip, kanlarını sana kulluk için esirgemeyen mücahidlerini, onları kuvvetlendirerek yurtlarını emniyet ve zaferle dolduran yardım ve inayetini ordularından esirgeme… Mü’minler’in Emîri’nin açık bir delili olan Şahinşâhü’l A‘zâm’ın senden dilediği yardımı esirgeme ki, o, bu sayede hükmünü yürütür, şânını yayılır kılsın ve zamanın güçlükleri karşısında kolayca yerinde tutunabilsin. Senin dinini şerefli ve yüce tutabilmek için, onu, lütufkâr ve her zaman devlete tesir icrâ eden desteğinden mahrum etme. Onun kâfirlerin karşısındaki bugünü yarınına da yetsin. Ordusunu meleklerinle destekle, niyet ve azmini hayır ve başarı ile sonuçlandır. Çünkü o, Senin rızan için rahatını terketti. Malı ve canı ile Senin emirlerine uymak gâyesiyle, Senin yoluna düştü. Çünkü Sen: “Ey iman edenler! Elem verici bir azabdan sizi kurtaracak bir ticaret yolunu size göstereyim mi? Allah’a ve Peygamberlerine imânda sebat eder, mallarınızla, canlarınızla da Allah yolunda çarpışırsınız. Bu sizin için eğer bilirseniz, çok hayırlıdır” buyuruyorsun. Senin sözün hak’tır. Rabbim; o, nasıl Senin davetine uyup şeriatının korunmasında gevşeklik göstermeden emrine icabet etmiş ve düşmanlarına bizzat karşı koyarak dinine hizmet için geceyi gündüze katmışsa, Sen de ona zafer kısmet eyle, dileklerinde ona yardımcı ol, kaza ve kaderini onun için iyi tecelli ettir. Onu öyle bir koruyucu ile kuşat ki, düşmanların her türlü kinlerini defetsin ve lutfunla bu koruyucu onu en sağlam ellerle korusun. Yapmak istediği her işi ona kolay kıl. Tâ ki, onun mukaddes cihadı zaferden ışık alsın. Ve şirk zümresinin, hak yollarını görmeyip sapıklıkta gözleri yumulsun.

Ey müslümanlar! Doğru bir niyet, dürüst bir azim ve Allah’tan korkan temiz kalplerle ve ihlâs bahçesinden kısmet alan inançlarla onun için Rabbimize yalvarıp yakarınız. Çünkü, noksanlardan berî olan Yüce Allah, şöyle buyuruyor:

“Ey Muhammed (s.a.s.); onlara, dualarınız olmasa Rabbim size niçin değer versin, de.”

Onun, güçlü kuvvetli olarak düşmanlarını mahvetmesi, sancağını yükseltip zaferlerin en son derecesine erişmesi ve gayesine nâil olması hususunda Allah’a dua ve niyazda bulununuz.

Allahım! onun bütün güçlüklerini kolaylaştır ve şirki, onun önünde boyun eğdir.”

Bütün İslâm dünyasında okunan ve samimiyetle açılan ellerle ilahî bir makama yükselen bu duânın, Selçuk ordusunu ne derece heyecanlandırdığı ve şevklendirdiği tahmin olunabilir.

Alp Arslan’ın davranış ve hareketleri de bu manevî havayı kuvvetlendirmekte ve devam ettirmekte önemli bir faktör sayılabilir. Zira O, Çarşamba günü red cevabını alınca, ordusunu pusulara yerleştirdi; bütün tâbiye tedbirlerini aldı ve düşmanı gözlemeye geçti. Perşembe günü Cuma sabahına kadar tekbir sesleri, davul, boru, haykırma vb. gürültüler ve ok yağmuru ile Bizans askerleri uykusuzluk, korku ve şaşkınlık içinde bırakıldı.

26 Ağustos 1071 Cuma sabahı her iki ordu da harp nizamına girmişti. Mevzilerin arası bir fersah kadardı.

Türkler, savaş öncesi bir kere daha sulh teklifinde bulunmak âdetindedirler. Sultan Alp Arslan da sulh teklifinde bulundu, ama, bu teklif Romanos Diogenes tarafından onun korkaklığına verilerek yine reddedildi. Hatta Romanos Diogenes daha da ileri giderek sulh müzakerelerine ancak Rey’de başlanabileceğini bildirdi. Artık savaş kesinleşmişti. Cuma namazı kılındıktan sonra Alp Arslan beyazlar giyindi. Atından inerek secdeye kapandı:

“Ya Rabb! Seni kendime vekil yapıyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum.

Ey Rabbim! Niyetim hâlistir, bana yardım et; sözlerimde hilâf varsa beni kahret. Eğer kalbimdeki düşüncelerimi bu dilimle söylediğim sözlerime uygun bulursan düşmanlara karşı yaptığım bu cihad’da benden yardımını esirgeme, her müşkili bana kolay kıl.” duası ile kuvvetli îmanının îcabını yerine getirerek başını kaldırdı. Sonra da beylerine ve askerlerine bu îman ve kahramanlığının yüceliğini gösteren şu hitâbede bulundu:

“Burada Allah’tan başka bir sultan yoktur; emir ve kader tamamiyle O’nun elindedir. Bu sebeple benimle birlikte savaşmakta veya savaşmamak için uzaklaşmakta serbestsiniz.” Bu yürekten ve heyecanlı sözleri üzerine bütün askerleri Sultan’a: “Aslâ, emrinden ayrılmayacağız.” karşılığını verince, hep birlikte ağlaştılar ve muharebenin sonucundan endişeli oldukları için de, son ayrılış olması ihtimali ile helâllaşıp, vedalaştılar. Sultan atının kolonlarını sıktı ve eski bir âdete göre de atının kuyruğunu bağladı. Elindeki ok ve yayını bırakıp, kılıç ve topuzunu aldı. Bütün askerleri de aynı şeyi yaptılar. Atına binen bu büyük ve kahraman kumandan, şu son vasiyete benzeyen hitabede bulundu.

“Ey Askerlerim! Eğer şehid olursam, bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman rûhum göklere çıkacaktır. Melik-Şâh’ı yerime tahta çıkarınız ve ona bağlı kalınız. Zaferi kazanırsak, önümüzde çok hayırlı günler olacaktır.”

Bu arada Bizans ordusunda da dinî merasimler yapılmaktaydı. Nihayet savaş öğleden biraz sonra başladı. Türkler, Allah, Allah diyerek tekbir sesleri, kös ve boru gürültüleri yanında haykırmalarla harekete geçiyor ve düşmanı hücuma kışkırtıyorlardı. Gerçekten de kuvvet azlığı dolayısıyle hücumun düşman tarafından yapılması plâna göre tahrik edilecek ve ilerlediği takdirde Tarkan’ın kumandasında pusulara yerleştirilen mühim bir kuvvet arkadan saldırarak Bizans ordusunu şaşkına çevirecekti.

Bizans ordusunun sol kanadında Anadolu birliklerinin başında Aliates, sağ kanadında Nikephoros Bryennios idaresindeki Rumeli kuvvetleri, merkezinde de İmparator vardı. Andronikas da ihtiyat kuvvetlerinin başında bulunuyordu. Bizans ordusu siperlere yerleşmiş klâsik kütle muharebesi için hazırlanmıştı.

Türk ordusu dört kısma ayrılarak bize büyük zaferler kazandırmış olan Turan taktiğine göre savaşa hazırlanmıştı. İki grup muharebe sahasının yanlarındaki tepelerde gizlice pusu kurmuş, düşmanı arkadan çevirmekle görevlendirilen üçüncü grup da uygun yerlerde mevzilenmişlerdi. Alp Arslan’ın kendisi de Romanos Diogenes’in karşısında yer almıştı.

İlk olarak Türk merkez kuvvetleri, okçuların koruyuculuğu altında, hücüma geçti. Bu az denecek kuvveti, bir anda ezmek hevesine kapılan Diogenes, bütün ordusu ile karşı taarruza kalktı ve yavaş yavaş çekilmeğe başlayan Türkleri takip etti. Böylece iki tarafın gürültüleri ve toz, duman birbirine karışarak tarihin bir dönüm savaşı başlamıştı. Türklerin burada da mahâretle uyguladıkları sahte bir hücûmdan sonra, sahte ric’at (dönüş) hareketi de başarıya ulaşmıştı. Selçuklular kuvvet azlığını bu taktikleri ile gideriyorlar; saf halinde yapılan klasik muharebeye yanaşmıyor ve bunda muvaffak oluyorlardı. Nitekim; Rumlar ilerleyince pusularda bulunan Türk kıtaları arkadan âni bir saldırşa geçerek düşmanı birden şaşkınlığa düşürdüler. Tam bu sırada Bizans ordusunun iki kanatlarının uçlarındaki “Uz ve Peçenek” süvarileri, evvelce bildirdikleri ve kararlaştırdıkları üzere, Müslüman ırkdaşlarının safına geçtiler. Bu hadise, Bizanslıları büsbütün şaşırttı ve cesaretlerini kırdı.[31]

Malazgirt Meydan Muharebesinin Sonucu ve Bizans İmparatoru

Alp Arslan’ın ustalıkla ve başarı ile tatbik ettiği sahte ric’at başarıya ulşamıştı. Buna karşılık ordugâhından hayli uzaklaşmış bulunan İmparator, akşama doğru pusuların bulunduğu mahalle kadar gelip dayanmış idi. Romanos Diogenes tuzağı fark ettiği zaman artık iş-işten geçmiş bulunuyordu.

Türk ordusuna umûmî hücum emri verildiği zaman hatasını anlayan İmparator geri dönmeye çalıştı ise de, Bizans ordusu cepheden, yanlardan ve düşman ordugâhı istkâmetinde sarkan süvariler ile geriden sarılmış ve dar bir çember içine alınmış bulunuyordu.

İhtiyat kuvvetleri kumandanı Andronikos, İmparatorun neticesiz ve faydasız çekilme gayretini, etrafındakilere bozgun şeklinde aksettirerek, firara teşebbüs etmiş ve buradaki Ermeni birliklerinin uzaklaşmasına sebep olmuştu.

İmparator, ordusunun dağılmakta, buna karşılık ise Türk askerlerinin şevkle, cesaretle ve sür’atle saldırmakta olduklarını deşhetle görüyordu. O, ilk bozguna uğrayan sağ kanada, sol kanattan yardım yetiştirmeğe çalışıyordu, ama muvaffak olamıyordu.

Alp Arslan ise, savaşı bizzat idare ediyor, birlikleri yokluyor ve hatta bazen de çarpışmalara katılıyordu. Sultanın bu atılganlığından endişe duyan Aytekin, Sultanın önünde yer öperek, “Müslümanlara acımasını ve vücudunu korumasını” kendisinden rica ediyordu.

Bu kargaşalık içerisinde İmparatorun karargâhına ve hazinelerine doğru çekilmeğe başlaması ise tam bir dağılışa ve şaşkınlığa sebep oldu. Bununla beraber İmparator, kahramanca döğüşmekten de sakınmadı. Yeri geldikçe kılıcını kullandı. Selçuklu askerleri Bizans ordusunu kaçmaya mecbur ettiler. Böylece tamamiyle yalnız kalan İmparator, esir düşünceye kadar elinde kılıç çarpışmaya mecbur olmuştur. Nihayet elinden yaralanan İmparator, elbiselerinden ve başındaki tolgasından tanındı. Bir ok isabeti ile de atı kendisi ile beraber yere yıkıldı.

Ve nihayet, Cuma günü öğleden sonra başlayan savaş böylece, akşama kadar devam etmiş ve İmparator maiyetiyle birlikte esir edilmiş, Sultanın huzuruna getirilmişti. Karanlık basıncaya kadar da Bizans ordusu tamamiyle imha edilerek, kaçanlar da geceleyin takip edilmişlerdi.

Bütün kaynakların ittifaklarına bakılırsa savaş oldukça şiddetli olmuştur. Bizans askerlerinin büyük bir kısmı öldürülmüştür. Bu duruma göre, Malazgirt Meydan Muharebesinin bir imha muharebesi vasfını taşıdığı söylenebilir. Elde edilen ganimet ise haddinden fazla olmuştur.

Netice Türkler’in lehine olmuş, Yüce Allah, zaferi Müslüman-Türk akıncılarına nasip kılmıştır.

Böylece, gece de devam etmesine rağmen savaşın sonucu erkenden belli olmuştu. Ertesi sabah ise esir, ölü ve firarî olarak Bizans ordusunun ortalıktan silinip gittiği görüldü.

İmparator ve erkânı da esirler arasında bulunuyorlardı. İmparatorun esir edilişi hakkında kaynaklarda dikkate değer rivayetler yer almaktadır. Harbin sonuna doğru Türk askerlerinden birinin öldürmek gayesiyle üzerine saldırmasına etrafındakilerin müdahale ederek, “öldürme, bu meliktir” demeleri üzerine, Şadi adındaki bu Türk askeri İmparator ve maiyetini kendi çadırına getirmiştir.

Alp Arslan’a İmparatorun da esir edildiği haber verildiği zaman, kendisi buna inanamamıştır. Bizans’a giden elçi heyetinde bulunanlar tarafından tanınmış olmasına rağmen tereddüt devam etmiştir. Fakat, esir Bizans generallerinin ve özellikle öncüler ile birlikte ilk defa esir edilen Basilakis’in gösterdiği hürmet ve itibar şüpheleri gidermiştir. Nihayet Romanos Diogenes huzura getrildiği zaman Sultan onu kucaklaşmış ve:

“İmparator! Müteessir olmayınız; insanların mâceraları böyledir. Size esir değil, büyük bir hükümdar muamelesi yapacağım.” sözleri ile onu teselli etmiştir. Sultan, İmparatora özel bir çadır kurdurttu; hizmetçiler verdi ve şerefli bir misafir gibi ağırladı. Alp Arslan, böylece esir olarak bulunan bu düşmanına karşı, merhamet, itidal ve insanlık duygularının en güzel örneğini göstermiş bulunuyordu.

Kaynaklarımızda kaydedildiğine göre; Sultan ile İmparator arasında sohbet sırasında aşağıdaki tarzda tarihi bir konuşma cereyan etmiştir

Sultan Alp Arslan:

“– Dostluk kurmak üzere sana Halife’nin elçilerini göndermedim mi? Fakat sen dostluktan kaçındın. Sana düşmanlarımın iadesini istemek üzere Afşın ile elçi göndermedim mi? Fakat, reddettin. Daha dün akşam sana adam göndererek, dönmeni rica etmedim mi? Fakat sen; “Para sarfettim, büyük bir ordu topladım, buralara kadar geldim, aradığımı yakaladım. Ülkelerime yapılanı İslâm ülkelerine yapmadıkça nasıl dönerim?” dedin. Serkeşliğinin neticesini nasıl buldun?” Bu son sözüyle, ayaklarında zincirler ve boynunda lâleler ile, önünde duran İmparatorun bu hâlini kasteden Sultan’a cevaben Romanos Diogenes şöyle demiştir:

– Ülkelerini almak için türlü kavimlerden mürekkep askerler topladım, paralar sarfettim, Memleketim ve kaderim elindedir. Bu durumda önündeyim. Tevbih ve tekdiri bırak, ne istiyorsan onu yap!

Sultan:

Zaferi sen kazansa idin, bana ne yapardın?

İmparator:

– Sen böyle, benim ve adamlarımın lütfuna terkedilmiş olsaydın, ya başını kesmelerini, yahut bir darağacına asmalarını emrederdim.

Sultan, kendi kendine:

– Ah, vallahi doğru söyledi. Bundan başka türlü konuşsaydı yalan söylemiş olurdu. Bu adam akıllı, mert bir adamdır. (Bu sebeple) katli câiz değildir. (Sonra yüksek sesle): Sana ne yapacağımı zannediyorsun?

İmparator:

– Üç şık vardır: Birincisi, beni öldürürsün, ikincisi, üzerine yürümekten bahsettiğim ülkelerinde zaferini göstermek üzere beni şehir şehir dolaştırırsın, teşhir edersin. Üçüncü şıkka gelince, yapmıyacağın için söylenmesinde bir fayda yoktur.

Sultan:

– Bu nedir?

İmparator:

– Affedilmem. Takdim edeceğim paraları kabul etmen, aramızda dostluk kurulması, beni dost edinmen, beni bir kölen, kumandanlarından biri ve Rûm’da bir nâibin olarak memleketime iâde etmen. Zira, beni öldürürsen sana bir faydası olmaz; benim yerime başka birisini tahta geçirirler.

Sultan:

– Ben Allah’a, muzaffer olursam, sana iyi muamele yapacağımı ahdeylemiştim. Allah, iyilik düşünenlerin arzularını kabul eder. Bu sebeple, hakkında aftan başka bir şey düşünmedim.

Bu konuşmalar sonunda yapılan anlaşma gereğince Bizans İmparatoru şu hususları kabul ve taahhüt etmiştir:

1– İmparator, şahsının serbest bırakılması karşılığında 1.500.000 dinar ödeyecek,

2– Ayrıca Selçuklu İmparatorluğuna her yıl 360.000 dinar verecek,

3– İmparator, ihtiyaç duyulduğu zaman istenildiği kadar Rum askerini Selçuklu İmparatorluğunun yardımına gönderecek.

Şartların bunlardan ibaret olduğunu zanneden Bizans İmparatoru, yerine başka birisinin tahta çıkarılmasından önce yola çıkmasına müsaade etmesini Selçuklu hükümdarından rica etmiş, böyle bir şey vâki olduğu takdirde, taahhütlerini yerine getirmeye muktedir olamıyacağını hatırlatmıştır. Fakat, Alp Arslan: Müslümanlardan yeni aldığı, Antakya, Urfa, Menbüç ve Malazgirt’in iâdesini ve Bizans elinde esir bulunan Müslümanların serbest bırakılmalarını istemek suretiyle, anlaşma şartlarının bitmemiş olduğunu anlatmak istemişti. Bunun üzerine İmparator, bu şartların yerine getirilmesinin salimen tahtına döndükten sonra mümkün olabileceğini söyledi.

Nihayet Alp Arslan, İmparatoru iki Türk beyinin kumandasında bir kıta askerle yolcu ederken, kendisini bizzat, bir fersah mesafeye kadar götürmüş, ona 10.000 dinar da yol harçlığı vermiştir. İmparator, Türk askerlerinin himayesinde Erzurum yolu ile memleketine doğru hareket etmiştir.

Böylece, Bizans tarihçilerinin katı bir taassupla barbar diye vasıflandırdıkları Türk ordusunun Sultanı, İmparatorlarına büyük bir âlicenaplık göstermiş oluyordu. Fakat Bizanslılar, İmparatorlarını azlederek, tahttan indirmişler, gözlerine mil çekmişler ve bir manastıra kapatarak kendi haline terkedip üzüntüsünden ölümüne sebep olmuşlardır (1072).

MALAZGİRT ZAFERİNİN AKİSLERİ VE ANADOLU’NUN FETHİNE ETKİLERİ

Malazgirt Zaferi Türk-İslâm, Bizans ve hatta dünya tarihinde, doğurduğu çok yaygın ve devamlı neticeleri itibarı ile, tarihin büyük dönüm noktalarından birini teşkil eder. Bu meydan savaşı ve zaferin müstesna önemi zamanında anlaşılmış ve bu sebeple İslâm dünyasında büyük sevinç yaratmış; şenlikler yapılmıştır.

Alp Arslan, başta Halife olmak üzere, her tarafa “Fetihnâme”ler göndererek zaferi müjdelemiştir. Halifeye gönderilen fetihnâme, 12 Eylül 1071 günü Kâim bi-Emrillah tarafından sarayda toplanan bütün devlet erkânı ve büyükler huzurunda törenle okutulmuş ve tebrikler yapılmıştır. Bağdad şehri görülmemiş bir şekilde süslendi; zafer takları kuruldu; çalgılar çalınarak halk sokaklara döküldü. Böylece, tarihte ilk defa bir Bizans İmparatorunun esareti ile sonuçlanan bu muhteşem zafer, önemine uygun olarak kutlandı. Bayram ve şenlikler yapıldı. Alp Arslan Hemedan’a dönünce başta Halifenin elçisi ve mektubu olmak üzere bir çok hükümdarların gönderdiği elçi, tebrik ve hediyeleri kabul etti. İslâmın doğuşundan beri böyle bir zaferin kazanılmadığı kanaati belirtilirken bu özelliği dolayısiyle, Hazreti Ömer zamanında Bizanslılara ve Sâsânilere karşı kazanılan Yermuk ve Kadisiye gibi büyük zaferler ile kıyaslanmıştır. Bu sebeple devrin şairleri, Alp Arslan’ı tebrik eden ve öven kasideler yazmışlardı.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
İstanbul evden eve nakliyat izmir dijital ajans dijital pazarlama vds satın al