abd haberleri canlı haber
Kavramsal Tarih

Mukataa nedir? Mukataa usulü nedir? Mukataa vergisi nedir? Mukataa tarihi nedir?

Hazînenin gelir kaynaklarından biri. Devlete âid bir arazi veya bir varidatın (gelirin) bir bedel mukabilinde kiraya verilmesi veya geçici olarak temlikidir.

İslâm devletlerinde mukâtaa usûlü eskiden beri kullanılmakta idi. Osmanlılarda mukâtaalar, devlete âid gelirlerin tahsili veya bir tekel hâline getirilen herhangi bir kuruluşun işletme hakkı veya yeraltı servetlerinden devlet payına düşen kısmı toplamak veya gerektiğinde bu kaynakları işletenlerden çıkardıkları mâdeni satın alma tekeli kurmak şekillerinde işletilen üretim birimleridir. Devlet, uygun gördüğü her türlü ziraî, ticarî ve sınaî kuruluşu, mukâtaa konusu teşkil edebilirdi. Kara ve deniz gümrükleri, darphâneler, mâdenler ve şaphaneler buna örnek olarak verilebilir. Gelirleri çoğunlukla devlete âid olmakla birlikte, vakıflara tahsis edilen, ulufe karşılığı veya ocaklık olarak verilebilen veya has olarak tahsis edilebilen mukâtaalar da vardı. Mukâtaa gelirlerinde ve bunların toplam bütçe gelirlerine oranlarında bâzı dalgalanmalar görülmüştür. Bunların bütçe içerisindeki payı yüzde 24 ile yüzde 37 arasında değişmiştir.

Osmanlılar mukâtaaları üç yöntemle işletirlerdi. Bunlar; iltizâm, emânet ve on yedinci yüzyılın sonlarından itibaren malikânedir.

İltizâm Usûlü Mukâtaalar: Osmanlı Devleti’nde iltizâm usûlü kuruluş yıllarından îtibâren görülmüş ve tımar sistemi ile bir bütünü tamamlayan unsur olarak varolmuştur. On altıncı yüzyılın ortalarına doğru iltizâm usûlü para ekonomisinin gittikçe değer kazanması sonucunda tımar sistemini de içine alarak daha yaygın bir duruma geldi, önceleri ticâret maddelerine konan resimler ve pâdişâh haslarının gelirleri, hâsılatı nakit olarak te’min etmek amacı ile iltizâma verilirken, sonraları bütün dirlik sahipleri tasarrufları altındaki gelir kaynaklarını iltizâma vermeye başlamışlardı.

İltizâm usûlünde; mâden ocağı, tuzla, darphâne, gümrük, ispençe, dalyan v.b. mukâtaaların yıllık gelirinin asgarî değeri, mâliye tarafından tesbit edilip, hazîne defterlerine kaydedilirdi. Sonra bu mukâtaaların muayyen bir yıl için te’min edebileceği azamî kıymeti de düşünülerek, arttırma usûlü ile peşin veya kısmen peşin, kısmen taksitle belli bir meblağ karşılığında satılacağı (iltizâma verileceği) umûmî efkâra îlân edilirdi. Bu gelirleri satın almak isteyen kişiler (mültezimler) artırma konusu olan mukâtaayı; getireceği gelir, sebeb olacağı masraf ve bırakacağı kâr hakkındaki yaptığı araştırmaların sonucuna göre, kıymetlendirdikten sonra, devlete yıllık olarak ödemeyi kabul edebilecekleri mikdârı ihtiva eden tekliflerini yaparlardı. Hazîne ise; öncelikle âdil, iyi tanınmış ve iyi bir terbiye ile yetişmiş olanları seçer, bunlar arasından da en yüksek teklifi yapan mültezime, genellikle üç senelik bir devre için o mukâtaayı vergilendirme hakkını devrederdi. Verilen bu süre içerisinde mültezim, devletin sağladığı mâlî, idâri ve adlî kolaylıklardan faydalanarak, kânunların çizdiği sınırlar içinde tam bir müteşebbis gibi hareket eder, arttırmada belirlenen mikdârı hazîneye ödedikten sonra kalan kısmını kendi şahsî ve meşru kârı olarak kazanırdı.

Mukâtaanın önemine göre, mültezim, bir şahıs olabileceği gibi, bir ortaklık da olabilmekte veya bir kaç mukâtaa topluca bir mültezime verilebilmekteydi.

Mukâtaalar her ne kadar üç yıllık süreler içinde mültezime veriliyorsa da, bu süre dolmadan mukâtaa gelirlerinde fevkalâde bir artış olması durumunda, mukâtaa daha yüksek bir bedel teklif eden bir başka mültezime verilebilirdi. Böylece devlet, mukâtaaları için daha kârlı bir teklif geldiği zaman, üç yıllık iltizâm süresini istediği yerde keserdi. Mültezim parasını peşin ödemişse, kalan dönem için olan mikdârı kendisine iade edilirdi. Mukâtaanın mültezime taksitle verildiği durumlarda hazîneye ipotekli sayılırdı. Bu durumda mültezimler tahvîl süreleri içinde hiç bir şeylerini satamazlar, başkasına devredemezlerdi. İltizâm bedelini zamanında ödemeyen mültezimlerin, gerekirse kefillerinin malları müsadere edilirdi (el konurdu).

Emânet Usûlü Mukâtaalar: Devletin iktisadî hayâtının istikrarsız olduğu yıllarda zarar ihtimâli bulunduğundan, mukâtaalar için mültezim bulma zorlaştı. Bu durumda Devlet, mukâtaaları kapatmaktansa emânet yoluyla işletmeyi tercih etti. Çoğu defa böyle durumlarda işletme başına gelen kimseler, emin kalmak şartıyla belli bir meblağın ödenmesini üzerine alırlardı. Böylelikle iltizâm yoluyla emânet (emânet ber-vech-i iltizâm) adını alan karma bir düzen meydana getirilip, işletme başında bulunan kişi de kendinde me’mûriyetle özel teşebbüsü birleştirmiş olurdu. Emîn sıfatıyla maaşlı bir me’mûr, belli bir meblağı ödemeyi üzerine aldığından, işletmenin kâr veya zararından sorumlu bir kişi olarak görünürdü.

Malikâne Usûlü Mukâtaalar: Muhtelif gelir kaynaklarının bir kimseye varidatından hayâtı boyunca istifâde etmek, lâkin satamamak şartıyla verilmesine denilmektedir. On yedinci yüzyıyılın başlarından îtibâren; mültezimlerin, vergi kaynaklarının korunması ile ilgilenmemeleri sonucunda, mukâtaalar iktisadî bünyeyi tahrip edici bir şekil almıştı. Bu sebeple gelecek yılların mâlî kaynaklarını yıpranmaktan korumak ve reâyanın güvenliğini sağlamak için bâzı mukâtaalar kayd-ı hayat şartıyla iltizâma verilmeye başlandı. Bu sistemde mukâtaa gelirleri bir mikdâr peşin (muaccele) ve her yıl ödenecek taksitler (müeccele) karşılığında özel kesime satılmaktaydı. Nitekim bu sistemin uygulanması ile reâyanın ve toprağın korunması, zirâi verimin artması sağlandığı gibi, savaş harcamaları için ek bir finansman imkânı da ortaya çıktı.

1695’den başlayarak yüz-yüz elli yıllık Osmanlı mâlî ve iktisadî târihinin gelir getiren önemli bir kaynağı olarak hayatiyetini sürdüren malikâne sistemi, ilk olarak, ömür boyu ziraî iltizâmların öteden beri geçerli olduğu Mısır’a yakın Suriye, Güney ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde uygulamaya kondu, zamanla yaygınlaştı ve eyâletlere malikâne verilmesine kadar genişledi. Nitekim 1746 yılında sırasıyla Adana, Trablusşam eyâletleri, Aydın muhâssıllığı (vergi tahsildarlığı), Rakka eyâleti, Kıbrıs ve Mora muhassıllıkları malikâne olarak özel şahıslara verilmişti.

Malikâne sistemi mâdenlerden esnaf kethüdâlığına, tuzlalardan damga resmine kadar; cizye ve avârız hâriç, devletin vergi aldığı bütün faaliyetlere yayılmıştı. Fakat kısa süreli iltizâm dönemlerinde, taahhüd ettiği iltizâm bedelini kârıyla çıkarmaktan başka şey düşünmeyen mültezimin, işletmesi ile ilgilenmesini, üretimi arttırmak için, çeşitli yatırımlar yapmasını sağlamak için uygulamaya konulan mukâtaa sistemi de istenilen şekilde uygulanamadı. Ömür boyu tasarruf etmek için mukâtaayı alan mâlikâneciler, işletmeleri başına gitmeyerek malikânelerini ikinci şahıslara iltizâma verme yoluna gittiler. Böylece malikâne sisteminde de bir iltizâm kademelenmesi ortaya çıktı ve mukâtaa sistemiyle düzeltilmesi düşünülen aksaklıklar giderilemedi.

Mukâtaadan hâsıl olan gelirler günü gününe tutulur, mukâtaa kâtipleri bunları mukâtaa defterine işlerler, sonra da rûznâmçe kalemine teslim ederlerdi. Mukâtaa defterleri kubbe altında bitişik binada saklanırdı. Bunların muhafazasından sır kâtibi sorumlu idi. İltizâma verilen mukâtaa beratları üzerine ise, kubbe vezirleri tuğra çekerlerdi.

Mukâtaa gelirleri 1826 yılında yeniçeri ocağının kaldırılması üzerine yerine kurulan Âsâkir-i mansûre-i Muhammediyye ocağının giderlerine ayrıldı. Tanzîmâttan sonra 1858 yılında çıkarılan arazî kânunu ile mîrî arazinin halka tapu karşılığı satılmasıyla, tımar ve zeamet sahipleri, mültezim ve muhâssıllar yerine resmî devlet me’mûrları ikâme edilerek mukâtaa sistemi kaldırıldı.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
İstanbul evden eve nakliyat izmir dijital ajans dijital pazarlama vds satın al