abd haberleri canlı haber
Dinler Tarihi

Zeydilik nedir? Zeydilik inancı nedir? Zeydiler kimlerdir? Zeydilik tarihi nedir?

Şîanın kollarından. On iki imâmın dördüncüsü olan Zeynelâbidîn’in oğlu Zeyd’e tâbi olan ve; “Hazret-i Ali, Eshâbın en efdalidir. Bununla beraber Ebû Bekr, Ömer, Osman (radıyallahü anhüm) hilâfetleri de caizdir” diyen fırkanın adı İmametin (halifeliğin), Zeynelâbidîn’den sonra oğlu Zeyd’e ve onun soyundan gelen kimselere ait olduğunu söylemelerinden dolayı Zeydiyye adını almışlardır.

Emevî idaresinden memnun olmayan ve hazret-i Ali tarafdârı olduklarını söyleyip, diğer Eshâb-ı kirama karşı kötü sözler söyleyenler, İmâm-ı Zeynelâbidîn’in vefatından sonra, âlim ve fakih bir zât olan oğlu Zeyd’in etrafında toplandılar. Müslümanların parçalanmasını ve birbirlerine düşmelerini isteyen münafıklar da, Zeyd bin Zeynelâbidîn’in ilim için çeşitli memleketlere yaptığı seyahatleri bahane ederek halîfeyi aleyhine kışkırttılar. Onun ilim için dolaşmayıp, hilâfete geçmek için etrafına adam topladığını söylediler. Zeyd bin Zeynelâbidîn, Kûfe’ye geldiği zaman Ehl-i beyt tarafdârı gözüken ve Eshâb-ı kiramın bâzılarına kötü sözler sarf eden kimseler onu halîfeye karşı kışkırtarak halîfe tarafından yakalattırılacağım söylediler. Zeyd bin Zeynelâbidîn, bu endişeyle hazırlanmaya başladı. Kendisine tarafdâr gözüken on beş bin kadar kimse bî’ât etti. Diğer şehirlerdende yardım vadinde bulundular. Halîfe Hişâm bin Abdülmelik de, Irakeyn (Basra-Kûfe) valisi olan Yûsuf bin Ömer Sekaffye, Zeyd bin Zeynelâbidîn ve tarafdarları üzerine kuvvet göndermesini emretti. Halîfenin askerleri, Kûfe’ye yaklaştıkları sırada, kendisine tarafdâr gözüken Eshâb-ı kiram düşmanları, ona; “Ebû Bekr ve Ömer’e düşman ol!” dediklerinde; “Büyük dedem olan Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem sevdiği iyi kimselere düşmanlık edemem” cevâbını verdi ve onları da bu tür sözleri sarfetmekten men etti. Bunun üzeri ne dörtyüz kişi hâriç, diğerleri kendisini savaş alanında terkettiler. Zeyd bunlara; “Ve kad rafadûnî” (Beni terk ettiler) dedi. Bu sözden dolayı, ayrılan kimselere Rafızî denildi. Hazret-i Zeyd’in yanında kalanlara ve sonradan onların yolunda olduklarını söyleyip Ehl-i sünnetden ayrılanlara da Zeydî denildi. Yapılan savaşta Zeyd (rahmetullahi aleyh) şehîd edildi. Daha sonra oğlu Yahya, Horasan taraflarına gitti ise de yakalanarak 743 (H. 125)’de şehîd edildi.

Âlim ve fâzıl bir zât olan Zeyd bin Zeynelâbidîn ve oğlu Yahya’nın vefat etmelerinden sonra bir müddet dağınık hâlde kalan zeydîler, Abbasî halîfelerinin siyâsî otoritelerinin zayıflamasından istifâde ederek hazret-i Ali’nin torunlarından olan Hasen bin Zeyd’in etrafında toplandılar. Abbâsîlere kırgın halkı ve şîanın diğer kollarından olan kimseleri de beraberlerine alarak 864 (H. 250)’de Taberistan’da isyan ettiler. Deylem bölgesi halkını ve henüz tam müslüman olmamış Hazar Denizi’nin güneybatı sahilleri halkını kendi taraflarına çektiler.

Bağımsızlıklarını îlân edip Rey’i ele geçirdiler ve Zeydîler Devleti’ni kurdular. Fakat kısa bir müddet sonra yenilgiye uğrayarak Deylem’e çekildiler. 870 (H. 257)’de tekrar harekete geçerek Rey, Gürcan ve Kumis’i aldılar. Fakat başarıları sürekli olmadı. 875 (H. 262)’de Taberistan’a tekrar hâkim oldular. Bu bölgede zeydîlerin kurduğu devlet, “En-Nâsır-Lil-Hak” ünvanıyla bilinen el-Utruş’un 917 (H. 305)’de vefatına kadar devam etti. Daha sonraki zamanlarda küçük bir fırka hâline gelen zeydîler, fazla bir varlık gösteremediler.

Zeyd bin Zeynelâbidîn ve oğlu Yahya’nın vefatından sonra dağılan zeydîlerden bir kısmı da Yemen taraflarına gitmişti. Abbasî halîfelerinin denetim ve kontrolünden uzak olan bu bölgede hazret-i Hasen’in soyundan gelen Tercümânüddîn el-Kâsım bin Tabataba’nın etrafında toplandılar. Ressîler adıyla anılan Yemen Zeydileri, Kuzey Yemen’deki San’a’da yerleştiler ve hâkim oldukları bölgeleri; haricîlere, karamita ve diğer fırkalara karşı korudular. Zaman zaman San’a’yı ellerine geçirdiler. El-Kâsım bin İbrahim’in torunu olan ve “Hâdîlil-Hak” ünvanıyla bilinen Hüseyn zamanında 860 (H. 246)’da bağımsız bir devlet kurdular. Yemen’i merkez yapıp, İslâm dünyâsının her tarafına fikir ve görüşlerini anlatacak ve siyâsî propagandalarını yapacak dâîler (propagandacılar) gönderdiler. 1062 (H. 454) yılında Süleyhîler tarafından San’a alınıp, zeydî hâkimiyetine son verildi. Daha sonra 1099 (H. 492)’de Hamdânîlerin idareyi ele alması üzerine onların hâkimiyetine girdiler.

Başkalarının hâkimiyeti altında dağınık bir hâle gelen Zeydîler, 1150 (H. 545)’de Ahmed el-Mütevekkil’in idaresinde tekrar Yemen’de iktidarı ele geçirdiler. Hamdânîlerle zaman zaman hâkimiyet mücâdeleleri verdiler. Fakat fazla bir zaman geçmeden 1174 (H. 569)’da Yemen, Eyyûbîler tarafından zabt edilince, zeydiyye imamlarının Yemen’deki yetkileri önemli ölçüde kısıtlandı. İlk Resûlîler zamanında bir dereceye kadar yeniden kuvvetlenen zeydîlerin iktidarı, 1281 (H. 680)’de tekrar sona erdi.

Bu devreden sonra aralarında mücâdele ederek bölünen zeydîler, Osmanlıların Yemen’i feth etmesinden sonra, Osmanlı hâkimiyetine girdiler. Çıkardıkları isyanlarla, Yemen’de Osmanlı hâkimiyetinin sona ermesinde müessir oldular. On altıncı (H. on birinci) yüzyıldan îtibâren Yemen’de tekrar hâkimiyet kurdular. Osmanlıların 1872-1890 (H. 1289-1308) senelerinde Yemen’e ikinci defa hâkim olmalarına rağmen zeydîler günümüze kadar devam etmiştir. Zeydîlik bugün Yemen’in resmî mezhebidir.

Zeydiyyenin temel görüşleri şunlardır: Zeydiyyeye göre Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, isim ve şahsını belirtmek suretiyle yerine bir imâm vasiyet etmiş değildir. Onun için imâm ancak vasıfları ile tanınabilir. Taşıdığı vasıflar itibariyle imâm, hazret-i Ali olmalıdır. Çünkü o, imamet için gerekli bütün şartları taşımaktadır. Onlara göre imâm, takva ve ilim sahibi olmalı, en küçük şüpheli şeylerden dahi kaçınmalıdır. İmâmın ismet yâni günahlardan korunmuş olması şart değildir. İsmet sıfatı peygamberlere aittir. İmâm, Hâşimî soyundan olmalıdır. Bu ise hazret-i Ali ve hazret-i Fâtıma’nın çocuklarında yürür. Gâib İmâm fikrini reddeden zeydîler, imâmın kendi imametini açıkça îlân etmesi gerektiğini söylerler. Mefdûlün (daha az faziletlinin) imametinin caiz olduğu görüşüne sâhib olup, şîanın diğer kolları tarafından gâsıb olarak görülen hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer’in halifeliklerini meşru kabul ederler. Buna göre hazret-i Ali, sahabenin en üstünüdür. Ancak en üstün birinin bulunması hâlinde de ondan daha az üstün olan mefdûl (daha az faziletli olan) biri imamet mevkiine getirilebilir. Böylece hazret-i Ali’den önceki halîfelerin imametlerini meşru sayarlar. Böyle olmalarına rağmen sahabeden bâzılarını küfürle itham eden kolları vardır.

Büyük günah işleyen kimse hakkında mû’tezîle ve haricîler gibi düşünen zeydîler; “Büyük günah işleyen kimse tam mânâsı ile tövbe etmedikçe temelli olarak Cehennem’de kalacaktır” derler. Neticesine bakmaksızın emr-i bil-ma’rûf ve nehy-i anil-münker (iyiliği emir, kötülüğü yasaklama) esâsının tatbik edilmesini isterler. Amelî hususlarda Ehl-i sünnetin Hanefî mezhebi hükümlerine yakın olan zeydîlere göre; imâmiyyeden (câferiyye) farklı olarak mestler üzerine mesh etmeyi, âdil ve zâlim olsun her imâmın arkasında namaz kılmayı ve Ehl-i kitabın kestiğini yemeyi caiz görürler ve mut’a nikâhını kabul etmezler.

Zeyd bin Zeynelâbidîn’in vefatından sonra bâzı görüş ayrılıklarına düşen zeydîler, üç kola ayrılmışlardır.

1-Cârûdiyye: Ebü’l-Cârûd diye bilinen birine tâbi olanlardır. Onlar, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, hazret-i Ali’yi isim olarak değil de özellikleriyle imamete (halifeliğe) tâyin ettiğini iddia ederler ve hazret-i Ali’ye biat etmeyen Eshâb-ı kiramın kâfir olduğunu söyleyerek diğer zeydîlerden ayrılırlar.

2-Süleymâniyye veya Cerîriyye: Bunlar Süleyman bin Cerîr ezzeydî’ye tâbi olan kimselerdir. Onlara göre; imamet bir şûra işidir ve ümmetin ileri gelenlerinden iki kişinin uyuşmaları ile gerçekleştirilebilir. Mefdûlün (daha az fazîletli olan) imametini uygun görüp hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer’in imametini kabul ederler. Onlara göre; “Ümmet bu ikisine bî’at etmekle aslahe’ı yâni en doğru ve en faydalı olanı terketmiştir. Çünkü hazret-i Ali imamete onlardan daha lâyık idi. Ancak ümmetin, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer’e bî’atlerindeki hatâ ne küfrü ne de fâsıklığı gerektirir” derler. Ancak hazret-i Osman’ı küfürle itham ederler. Bu sebeble Ehl-i sünnet tarafından küfürde oldukları bildirildi.

3-Sâlihiyye: Bunlar Hasen (Hüseyn) bin Salih bin Hay ve “el-Ebter” lakabıyla anılan Kesîr’un-Nevâ adlı kimselere tâbi olanlardır. Onlar, imamet konusunda ne kötülemeye ne de medh etmeye kalkışmaksızın hazret-i Osman hakkında susarlar. Diğer görüşleri ise cerîriyyenin görüşleri gibidir.

Ancak daha sonra gelen zeydîler bu üç kısımdan ayrı olup, mutezile gibi inanıp, Hanefî mezhebi gibi ibâdet ediyorlar.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
İstanbul evden eve nakliyat izmir dijital ajans dijital pazarlama vds satın al